Hoş Geldin Ya Ehl-i Kalb

Ashab-ı Kehf'in İsimleri

Ashab-ı Kehf’in isimlerinin havası hususunda âlimler şunları söylemişlerdir.
* Rızık celbi isteyen yazıp taşımalıdır,
* Yüksek mevki isteyen yazıp taşımalı ve Ashab-ı Kehf duasına devam etmelidir,
* Korkudan, vesveseden, evhamdan emin olmak isteyen üzerinde taşımalıdır,
* Sebepsiz yere ağlayan bebeklerin yazılıp yatağına asılmalıdır,
* Sıtma tutan kimseler üzerinde taşımalıdır,
* Ümmü Sıbyan hastalığına karşı yazılır ve suyu içilir,
* Evde asılı olursa eve hırsız girmez.
Ashab-ı Kehf'in İsimleri
 İsim:  resim111.jpg
Görüntüleme: 1615
Büyüklük:  29,2 KB (Kilobyte)
Kıtmîr Duası ve NazarlıklarKıymetli Arkadaşlar,
Az önce de değindiğim üzere, Muhterem Hocamızın hususiyle yeni doğmuş bebeklere hediye ettiği, hem hacim hem de maddî değer açısından küçük, altın ya da gümüş paraların üzerindeki “Kıtmîr duası” da tenkitlere medar oldu.


Oysa, Hocamız boş bir kolye vermek yerine üzerine nazar ayeti olarak bilinen beyan-ı ilahiyi ve Ashab-ı Kehf’in isimlerini nakşettirmiş; böylece, verdiği küçük paracıkların sadece göz aydınlığı değil aynı zamanda hayır duası yerine geçecek bir hediye olmasını istemişti.


Hocamızın bu konuyla alâkalı anlattıklarına geçmeden önce şu hususu hatırlatmak istiyorum:


Bildiğiniz gibi, nazar; bakma, fikir, mülahaza, niyet, iltifat, teveccüh ve kem göz manalarına gelmektedir; Türkçemizde daha çok “nazara geldi”, “nazara uğradı”, “nazar değdi” ve “nazar etti” şeklinde bir fiille beraber kullanılmaktadır. Arapça’da, göz değmesinin karşılığı “isabetü’l-ayn”dır.
Hazreti Âişe validemizin rivayet ettiğine göre, Rehber-i Ekmel Efendimiz, “Nazardan Allah’a sığınınız. Çünkü göz değmesi gerçektir.” buyurmuştur.


Muhterem Hocaefendi, dinin yasak saydığı rukyeden ömür boyu hep uzak olmuştur; dinde bir aslını görmediği hiçbir duayı, iksiri, tılsımı ya da formülü herhangi bir derdin devası olarak hiçbir insana tavsiye etmemiştir.

Değişik rahatsızlıkları olan kimseler bir dua yazmasını ya da işaret etmesini istediklerinde, hemen Peygamber Efendimiz’in dualarına bakmış ve onlardan birisini göstermiştir.

Mesela, Hazreti Osman (radiyallahu anh) tarafından rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir kul her günün sabahında, her gecenin akşamında üç defa şu şekilde duâ ederse, o kişiye hiçbir şey zarar veremez:

Bismillâhi lâ yedurru ma’asmihi şey’un fıl’ardı vela fı’ssemâi ve huve’s-semiul-alîm

- Adını anıp durdukça bana yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle (sabaha erdim, akşamladım). O ki, Semi’ ve Alîm’dir, her şeyi işiten ve bilendir.” İşte, Aziz Hocamız illa bir kimseye dua öğretecekse, Sadık u Masduk Efendimiz’in bu türlü beyanlarına nazar etmekte; rahatsızlığını anlatan insanın durumunu gözeterek, hadis-i şeriflerde yer alan dualar arasından ona en uygun olanını salık vermektedir.

Muhterem Hocamız Kıtmîr duasıyla alakalı olarak da takriben şunları söylemiştir:

Kıtmîr, hurma çekirdeğinin üzerindeki ince zarın adıdır. Bu kelime, hakir, küçük ve değersiz şeylerde mesel olmuştur; bir şeyin kıymetsizliğini ifade etmede kullanılır. Mesela; “Falanın dinden nasibi kıtmîr kadardır!” denirse, bu o şahsın dinden nasipsizliğini gösterir. Ayrıca, Kıtmîr, Ashab-ı Kehf’in köpeğinin ismi olarak zikredilmiştir.

Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geçmektedir.
Hazreti Üstad, “Hafız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor.

Meselâ, Sûre-i Kehf’te “ve sâminühüm kelbühüm” kelimesi altında yapraklar delinse, Sûre-i Fâtır’daki “kıtmîr” kelimesi az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak!” derken bu iki yere işaret etmiştir.

Ashab-ı Kehf, Allah’ın emir ve yasaklarından yana olduklarından ve putperestliği reddettiklerinden dolayı adının Dakyanus olduğu söylenen Roma askerî valisi tarafından takibata uğratılmış ve inançları sebebiyle cezalandırılmak istenmişlerdi. Zalim valinin zulmünden kaçan bu mü’minler evlerini gizlice terk ederek şehrin yakınlarında bulunan bir mağaraya saklanmışlardı. Derken, Allah’ın riayetiyle uykuya dalmışlar ve üç yüz sene ya da az daha fazla bir süre orada o halde kalmışlardı. Cenab-ı Hak onları o mağarada senelerce sıyanet buyurmuştu.

Allah’ın hususi hıfzına mazhar bu mübarek insanların isimleri tefsir kitaplarında genel olarak şu şekilde zikredilmiştir:

Yemliha, Mekselina, Meselina, Mernuş, Debernuş, Sazenuş, Kefeştatayuş.. ve bir de onların başında bekleyen çoban köpeği Kıtmîr.
Kitap ve Sünnet ile sabit değilse de, bazı Hak dostları nazar dualarında teberrüken bu kutlu isimleri de katmışlardır. Önce bir daire şeklinde, “O kâfirler Zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse seni bakışlarıyla kaydıracak, âdeta gözleriyle yiyecekler! Ve o “delinin teki!” derler. Delilik nerede, o nerede? Onun hiç delilikle ilgisi mi olur? Şu Kur’ân başka değil, ancak bütün alemlere bir derstir.” (Kalem, 68/50-51) mealindeki ayet-i kerimeleri yazmış; sonra o daireyi içe doğru Ashab-ı Kehf’in isimleriyle devam ettirmiş ve ortaya da “Kıtmîr” kelimesini koymuşlardır. Bazıları, “Kıtmîr’in ortaya yerleştirilmesine itiraz etmişlerdir; fakat, ehlullah, onu diğerlerinden ayırma kasdıyla ortaya almışlardır. Ayrıca, kendilerini “Kıtmîr” yerine koyup, “Allah’ım bu ayetler ve şu isimleri etrafıma sur yap ve onlar hürmetine beni koru!” demek istemişlerdir.
Çok hayırlı işler de yapmış olan ve biraz dilden de anlayan bir zat, öyle bir nakşı görünce hafakanlara girmiş, küplere binmiş ve “Bu ne saygısızlık, köpeği Kur’an-ı Kerim’in ayetleri içine yazıyorlar.” demişti. Oysa, o isim zaten Kur’an’da geçiyor. Dahası, o kelimeyle kastedilen de sadece bir kelb değil. Orada daha derin mülahazalar gözetiliyor. “Allah’ım, Sen Ashab-ı Kehf hürmetine bir kelbi bile üç yüz sene muhafaza ettin; bu biçareyi de Hazreti Muhammed’in (aleyhissalatü vesselam) bir kelbi kabul et; kendimi onun yerine koyuyor, etrafımı kuşatan şu ayetler ve isimlerinin arkasına sığındığım o makbul kullar hürmetine beni de himayene almanı diliyorum!” manası kastediliyor.
Az önce de belirttiğim gibi, bu duanın bu şekilde tasnif edilmesi, Kitab’a ve Sünnet’e dayanmamaktadır; bu Ehlullah’ın keşfettiği ve faydasını gördüğü bazı sırlar cümlesindendir. Fakat, hıfzedenin ve asıl teveccüh edilmesi gerekenin kim olduğu bilinirse, nazardan korunmak için onu bir vesile yapmakta mahzur yoktur.
Belli bir dönemden sonra imam olarak vazife yapan çok halis bir arkadaşım vardı. Boyu kısa, bacakları da çarpıktı. İki de bir gelir, “Yahu, Fethullah Efendi, bana yine birinin nazarı çarptı!” derdi. Aşağılama ya da hafife alma kasdıyla değil de, kendisine nazar değdiğini söylediği andaki sevimliliğinin sürüklemesiyle, “Be adam nazar senin nerene çarpar, alttan gelse yamuk bacaklarının arasından geçer, üstten gelse boyunu aşıp gider.” derdim. Yine bir gün, ciddi bir inanmışlık içinde ve çok terbiyeli bir edayla “Fethullah Efendi, ben yine nazara uğradım!” dedi. O gidince, kendi kendime düşündüm, “Bunun dediği doğrudur; insan, sadece boyu posu, edası endamı ve kılık kıyafetinden dolayı değil, başka hususiyetleri sebebiyle de nazara gelebilir. Kiminin ahlakı güzel olur, kimi güzel Kur’an okur, bir başkası kelam ehlidir, diğerinin ilmi derindir. Bunların her birisinden dolayı insana nazar isabet edebilir.” dedim ve onun hakkındaki evvelki düşüncemden vazgeçtim.
Hadis olarak rivayet edilen bir beyanda deniliyor ki; “Göz değmesi, deveyi kazana, adamı mezara sokar.” Bediüzzaman hazretleri bu meşhur kaideyi hatırlatarak “Benim kat’î kanaatim geldi ki, nazar, beni şiddetle müteessir ve hasta eder. Çünkü bana bakan, ya şiddetli adâvetle veya takdirle nazar eder.” demektedir. Öyleyse, alıcı ve alkışlayıcı bir nazarla herkesin yüzüne bakmamak lazımdır. Yoksa, farkında olmadan çarpabilirsiniz, nazarınız kem olabilir. Bu açıdan, ille de takdir nazarıyla bakacaksanız, “maşaAllah” sözünü ihmal etmemelisiniz; şayet birini beğenmiyor ve onu nahoş görüyorsanız, “Allah’ım beni öyle eyleme, onu da ıslah et!.” demelisiniz.
Hâsılı, o kem gözleri başka şeylere celbedip zararlarına mani olma kasdıyla “kıtmîr duası” denilen metni yazıp bazılarına verenler ve onu kullananlar olmuştur. Şahsen, üzerinde dua nakışlı öyle bir parayı ya da yazılı parçacığı üstümde taşıma ihtiyacı hiç duymadım ve hiç kullanmadım. Fakat, kullananları da hiç kınamadım. Şayet, Müessir-i Hakiki’yi biliyorlarsa; dua yazılı bir altın, gümüş ya da kağıttan medet ummuyor, ona tesir-i hakiki vermiyor, onun koruduğunu düşünmüyor ve onu sadece bir vesile kabul ediyorlarsa, yaptıklarının yanlış olduğunu düşünmedim.
Evet, dinimizde nazardan korunmak için, “nazarlık” denilen mavi boncuk, sarımsak, at nalı, kuru kelle, minyatür süpürge ve benzerlerini, içinde ne yazılı olduğu bilinmeyen ya da garip bir takım şifreler ihtiva eden muskaları, nereye olursa olsun takmak bid’at sayılmıştır. Onların zatında koruyucu olduğunu düşünmek ve onlara tesir-i hakiki vermek çok tehlikelidir. Hıfz u himaye eden onlar değildir; fakat, akîdeye sâdık kalma şartıyla, kem nazarlı kimselerin nazarını dağıtma adına o türlü şeylerin bulunmasına da bütünüyle itiraz etmemek gerektir. Önemli olan akîdede inhirafa düşmemektir. O kuru kelleden bir şey olsaydı, kendi etini korur, kendi asli yapısını muhafaza ederdi. Onun kendisine faydası yoktur; ama kem nazarlı bir adamın gözü ona takılabilir; adam “Bu ne ki?” deyip onunla uğraşırken oradaki insanlar sıyanet edilmiş olabilir. Kötü bakışlar o türlü vasıtalarla kırılabilir ve onlar dikkati dağıtmaya matuf kullanılabilir. Sözlerim yanlış anlaşılmasın, “Her köşeye bir nazarlık asalım, her kapıya bir nal takalım!” demiyorum; bunları isabetli kabul ettiğimi de söylemiyorum. Fakat, ulu orta her şeyin aleyhinde bulunmanın doğru olmadığını ifade etmeye çalışıyorum. Bugün her şeye ircâ edilen pozitivist düşüncenin yanlışlığına dikkat çekiyorum.

Share this article :

Yorum Gönder

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. EDEBLİYAT - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger
LOGRO82836cd5b82fe64752bc645b294c5df4